15/5/2009 · Kategori: Makale
EDEBİYATTA KASTAMONU 2
Açıksözcü Hüsnü’nün yapıtı, yalın anlatımı, bir dönemi belgelerle açıklaması yönünden ilginçtir.
Yurddan Yazılar (1943) kitabındaki “İnebolu ve Kayıkçıları” yazısında İsmail Habip, dalgalı Karadeniz’de tehlikeli, korkulu bir yolculuğu ve İnebolu’ya çıkışını anlatıyor. 1921 ‘de gördüklerini anımsıyor. İnebolu sessiz, güzel bir kasabadır:
“Çarşısı Anadolu kasabalarında nadir rastlanacak kadar güzel. Hepsi kagir, üstleri Marsilya kiremitli, düz ve paralel sokaklarıyla satrançlama yapılmış bir çarşı, rahlemsi tepelerin bol yeşilli yamaçlarını kaplamış iki üç katlı evlerden çoğunun damları, fırtına yerli kiremidi dayandırmadığı için, yassı ve sincabi taş plakalarla örtülü” (s. 185).
İnebolu adı, Kurtuluş Savaşı’yla birlikte anılır. Kasaba, hem Anadolu’nun kapısı, hem de zaferin başlangıcı olmuştur:
“Türkiye Büyük Millet Meclisi İnebolu kayıkçılarına İstiklal madalyası verdi ve cemaat halinde bu madalyayı tek olarak onlar aldı. Bu, yalnız bir taltif değil, onların gazasının kanunla tasdikidir. İnebolu kayıkçısı... Bunu söylerken sadece bir mesleği söylemiyor, bir destanın şerefimi söylemiş oluyoruz” (s. 187).
Yazar, “Bunun Adına Şapka Derler” adlı ikinci yazısında İmparatorluk Dönemi’nde başa giyilenlerin, özellikle fesin öyküsünü anlatıyor. Fesin, kutsallık kazanışı üzerinde duruyor. Oysa İkinci Mahmut fes giydirmek için “binlerce kelle” uçurtmuş. Mustafa Kemal, Büyük Zafer’den üç yıl sonra İnebolu Halkevi’nin balkonundan kalabalığa bakar: “Abani sarık, kurşuni kalpak, vişne çürüğü fes; yassı kalıp, sivri kalıp, kalın püskül, kopuk püskül.. Nedir bu, bir karnaval kalabalığı mı? Şef, elindeki panamayı uzatarak bağırdı:
— Bunun adına şapka derler!” (s. 191).
Bugün bir başlığın değiştirilmesi önemsiz görünebilir, ama unutmamalı ki onların her biri yazara göre bir dönemin simgesidir:
“Başımızın üstüne yeni bir serpuş konmuş değil, başlarınızdan birkaç tabakalık hüceyreler (küçük delik ve oyuklar) sökülüp alınmıştı. Kovuk ümmetimiz, fes Osmanlılığımız, kalpak ihtilalimiz; ve şapka, bu, inkılabımızdır” (s. 191).
Doludizgin (1963) adlı Kurtuluş Savaşı romanında Samim Kocagöz, İnebolu’da yaşanan coşkulu bir günü de anlatır. Düşman donanmasının yola çıktığı duyulur. Cephane vapura, hemen o gün boşaltılmalıdır. Kasaba seferber olur: “Haziran güneşinin altındaki kasaba, bu seslerle top gibi patladı. Kalabalığa, çarşıdan çıkarken, kadınlar, çocuklar da katılmaya başlamıştı. On dakka sonra bütün İnebolu yürüyordu denize doğru. Halk, tekbir getirerek, Hamdi Efendi önünden iskeleye doğru aktı” (s.169).
Depolar dolmuştur. Yaşlılar, askerlik şubesi önüne dek ikişer üçer adım arayla sıralanır. Hamdi Efendi ilk sandığı kucaklar kaymakama verir; O, mevki kumandanı Nadir Bey’e uzatır. Nadir Bey de sırada duran kumandan Sandıklar elden ele geçer, gemi boşalır.
Atatürk ve Kurtuluş Savaşı’nda (1969) Ceyhun Atuf Kansu da “İnebolu Kayıkçıları”na yer verir. Savaş yıllarını, radyoda halk ağzıyla anlatmak üzere hazırlanan yapıtta, açığa yanaşan gemilerin kayıklarla boşaltılışı anlatıldıktan sonra şöyle denir;
“Bu mermileri, bu tüfekleri şimdi kağnılar, eşekler taşıyacaklardır, (...) kağnılara yüklenen ‘mühimmat’ buradan, gıcır da gıcır Kastamonu yollarına vurur. Kastamonu, sonra yaz kış başı karlı, çamları dumanlı Ilgaz Dağı, sonra Çankırı kırı, sonra Kalecik düzü, sonra Ankara ve oradan Eskişehir yöresinde dayanga tutmuş askerlerimiz...” (s. 71).
Kurtuluş Savaşı’yla ilgili yapıtlar dışında, yöre edebiyata pek yansımamıştır. İnebolu’lu Orhan Şaik Gökyay (1902), ilk şiirlerini Açıksöz gazetesinde yayınlamaya başlamışsa da daha sonra edebiyat tarihine ilişkin araştırmalarıyla tanınmıştır. Özümlediği saz ve tekke şiiri estetiğiyle güzellemeler, koçaklamalar yazmış, bunları kitaplaştırmamıştır. “Bu Vatan Kimin” şiirinde;
“Bu vatan toprağın kara bağrında
Sıra dağlar gibi duranlarındır
Bir tarih boyunca onun uğurunda
Kendini tarihe verenlerindir”
derken o da güçlü bir anlatımla vatanın savunulmasını dile getirir.
Koçaklamalarındaki gür ses, güzellemelerde yumuşar.
Akşam olur kuşlar konar dallara
Susamış yıldızlar iner göllere
Güzeller dizilir ince yollara
İçlerinde seni göremiyorum (Gurbet ‘ten)
Bir imece ürünü olan Tonguç’a Kitap’ta (1961), Köy Enstitüleri’nin kurucusu İsmail Hakkı Tonguç’un anılarına da yer verilmiş tir. Okuyabilmek için Silistre’den İstanbul’a gelen İsmail’in (1915) dönemin Kastamonulu Maarif Nazırı Şükrü ile karşılaşması, nazırın ona söyledikleri çok ilginçtir;
“Bak evladım! Sana söyleyeceklerimi iyi dinle. Ben seni İstanbul’un en iyi mektebine yazdırabilirim. Fakat bunu yapmıyacağım. Biz İstanbul diye diye vatanın başka taraflarına bakmamışız. O yüzden Rumeli elden gitti. Anadolu’ya bakmazsak, o da gider, Onun için biz mektepleri Anadolu’ya yapmak istiyoruz. Seni benim memleketim olan Kastamonu’ya göndereyim. Orada yeni açılan Darülmuallimin’de (Erkek Öğretmen Okulu) oku, muallim ol. Vatanına muallim olarak hizmet et, Milletimizi cehaletten kurtaralım. Biz, gençlerden bunu istiyoruz. Kastamonu güzel bir memlekettir” (s.20).
Odesa bombalanmış, deniz yolu kapanmıştır. İsmail Hakkı karadan Kastamonu’ya gitmek zorundadır. Yaya, katır sırtında köyden köye, zorlu bir yolculuk olur bu. Rumelili genç, ilk kez Anadolu’yla, Anadolu gerçekleriyle karşılaşır, derinden etkilenir, yaşamının yönü değişir. Türk halkını eğitim hakkına kavuşturma yolundaki amacı belirlenir:
“Köyler küçüktü. Böyle küçük köyler görmeye alışmamıştım. Köylüler fakirdi, kullandıkları araçlar ilkeldi; hayvanları bakımsız cılızdı. Onların bu durumlarına şaşkınlıkla bakıyor üzülüyordum” (s. 25).
Bir akşamüstü Kastamonu’ya girer. Kent bir derenin içine sıkışmış kasvetli bir yerdir. Ama, Darülmuallimin levhasını görünce dünyalar onun olur.
Eski Bir Öğretmenin Anıları (1908.1940) (1968) adlı yapıtında Eğitimci Süleyman Edip Balkır, yetişme yıllarından başlayarak eğitim kurumlarının, tanığı Olduğu yanlarını anlatmış. Öğretmen, denetleyici, yönetici olarak görev yapan Edip Balkır, bu yapısında özellikle eğitmen yetiştirme işinin, tüm köyleri okula, öğretmene kavuşturma, kalkındırma çabalarının gelişimini belgelerle anlatmaktadır.
Balkır, Kastamonu-Gölköy eğitmen kursu yöneticisidir. Yapılarını kuran, tarlalarını işleyen, ağaç gölgelerini, duvar diplerini, tarlaları dersliğe dönüştüren eğitmenlerin çalışmaları, bilgisizliğe, geri kalmışlığa karşı bir savaştır. Başta yöneticileri olmak üzere “cephane boşaltan” İnebolu halkı gibi coşkuludurlar;
“Ben ve iki arkadaş tuğla taşıma semerlerini yüklendik, kafileye karıştık. İş başladı ve birden hızlandı. Harmanyeri, sanki bir ana baba günü, vızır vızır gelip gidenler, tuğla atanlar, kömür taşıyanlar, istif edenler (...) Saat tam ikide fırın tamamlandı. Canını dişine takarak bu müthiş çalışmadan sonra bizim aslanlar çıktılar ocağın üstüne başladılar halay çekmeye (s. 230).
İki saatte elli kişi 80.000 tuğla taşımış, istif etmiştir. Vali Avni Doğan köylülerle kurs çalışmaları üstüne konuşmalar düzenlemekte, eğitimi yaygınlaştırma çalışmalarına hız katmaktadır.
Kurtuluş Savaşı’nın ünlü gazetecisi Hüsnü Açıksöz 15.5. 1938’de Doğrusöz gazetesinde şunları yazar; “Eğitmen kursu çok güzel, verimli bir zemin üzerine kuruluyor. Bu kursun ilerisi açıktır, aydınlıktır. Belki bazı şehirli bilginlerimiz bu işin ehemmiyetini kavrayamamıştır (...) köylü inanmış, işe dört elle sarılmış bulunuyor” (s. 236).
Gölköy’de daha sonra köy enstitüsü açılmıştır.
Tonguç Yolu (1974) adlı yapıtında yer alan “Yok Mu” yazısında Mehmet Başaran, halktan yana görünüp, köy enstitülerini, gerçekçi eğitim çalışmalarını baltalayanların ülkeyi büyük zarara uğrattıklarını vurguladıktan sonra bir “gazi”nin öyküsünü anlatıyor. Koykaya’nın Hamit Köyü’nden Mustafa Arpacı 82 yaşındadır. Birinci Dünya Savaşı’nın her cephesinde bulunmuştur. Geniş alnının bitiminde içine yumurta sığacak büyüklük bir çukur vardır. Irak Cephesi’nde ‘ vurulmuştur. Elinde yattığı hastanenin raporu vardır. Komutanlarının adlarını bir bir saymaktadır.
“Köylülük, cephede yaşamaktan zordur” Mustafa Dayı’ya göre. Köylüler sahipsizdir. Cahillik, yoksulluk ... “Gazi Paşa askeri, Kastamonu Gazipaşa İlkokulu’nda işçi torunu yanında sığıntı.” 1952’de iki efendi önüne düşmüş, maaş bağlanması için “yukarıya” başvurmuşlar. Geçen yıl, yanıt gelmiş;
“Mustafa Arpacı alnındaki yarayı saşırken mi, yoksa kaçarken mi almış? Savaşırken almışsa şahidi ispatı var mı?” diye soruyormuş Ankara.
Mustafa Arpacı “Gavurun şarapnelinden kurtuldum ama Ankara’nın lafı yıktı beni”, demektedir.
Yörede okul yapımının savsandığı belirten yazar, gözlemlerini şöyle sürdürür: “İnebolu yolunda ağılar yalıyor içimizi. Başımızı döndüren derin uçurumlar, dağlar, korkulu dönemeçler değil; bıçak tarlalar, kartal yuvası köyler, Mustafa dayıların, Recep Turanlar’ın soran gözleri. Yeni devletin kuruluş çilesini çekmiş, Kurtuluş Savaşı’na kanlarını, terlerini katmışlar ama... Yoksulluk, ilgisizlik, sarp doğa... Her gün ölümle karşı karşıyalar (s.140).
“Dağ Çizgisi” şiirinde Başaran İnebolu’yu şöyle anlatıyor;
-az’rnn. temmuz, ağustos
Karadeniz’de üç liman
Be az i: emı limanda yaz
ers:.e tnahmi.ş :nıcdiarın
ineb ;arşuınoa hnyar kaptan
Çarşı dedimse gaz tuz satan yer
Beyaz ekmek, sıcak köfte, sessizlik
Kadınlar geçiyor sırtlarında küfelerle
Düşürüyor kadehi elinden Kaptan
Çilek mi kölelerin kanı mı bu
Bıçak gibi parlıyor dağların çizgisi
Soruyor yüreğindeki kemençe
Nerde kırk yıl önceki adam
Saraya ve Karadeniz’e kafa tutan
Kurtuldu mu Anadolu?
Alnı boncuk boncuk ter... Başaran, 196
Kaynak: Yurt Ansiklopedisi, Kastamonu maddesini içeren fasikülleri, 1983
Ilgaz Esintisi
Deniz Som: Cide Esintisi
Önümüzde soluksuz dönüp dolanan yılankavi yol; arkamızda Amasra; sağımızda böğürtlenler, eğreltiotları, en dik kayalara tırmanan sarmaşıklar, fındıklıklar ve ağaçlar; solumuzda külrengi Karadeniz ve sonunda Cide.
Cide'de ''Rıfat Ilgaz Sarıyazma Kültür ve Sanat Festivali'' var. Delikanlılar ter içinde bisiklet, kıkırdayan utangaç genç kızlar ''sarıyazma güzeli'' yarışmasında...
Sarıyazma sarısını, - ''barok'' da diyorlar- katırtırnağının ışıklı renginden alıyor. Üzerindeki motiflerdeki çiçekler de denizden sıyrılıp aniden yükselen Küre Dağları'ndan esen yelle uçup konmuşlar yazmalının başına...
Vala Kanyonu'nun, Loç bölgesinin, yorgun akan Kocaçay'ın, dağ başındaki yabanıl orkidenin fotoğrafını çekip serin geceyi saydam gösterisi ile aydınlatan öğretmen Recai Yılmaz aktardı bize sarıyazmanın manisini: ''Sarıyazmanın eni / Nerede bulayım seni? / Orta boylu sevdiğim / Kime sorayım seni?'' Genç yaşlı, çoluk çocukla birlikte festivalin çoşkulu lokomotifliğini yapan ADD Cide Şube Başkanı Huriye Öztürkoğlu , Rıfat Ilgaz 'ın doğduğu evin kültür merkezine dönüşmesine gönül vermiş: ''Evin büyük bölümünü ADD aldı. Kültür Bakanlığı da kamulaştırma işlemine başladı. Sanırım yaşadığımız ekonomik bunalım nedeniyle çalışmalara bir süre ara verildi. Sanat ve Rıfat Ilgaz dostlarının, koruma altına alınan evin Cide'ye ve Türkiye'ye kazandırılması için katkılarını esirgemeyeceklerine inanıyoruz.'' Cideliler her yıl temmuzda festival düzenliyor. Bu yıl konuk ettikleri şair Haydar Ünal 'ın bir dizesindeki gibi, çağrı yapıyorlar: ''Martıların dağları özlediği yerde / Bekliyorum...''
16 Temmuz 2001 - Cumhuriyet |
15/5/2009 · Kategori: Kitap
Temel Reis uyuyamamıştı bütün gece. Ağrıları bir tuttu mu
ayaklan kütük gibi şişer, bel ağrısından, bir yandan bir
yana dönemezdi. Lodos Karadeniz kıyılarını yaladı mı hep böyle
olurdu, azardı romatizması.
"Halime, kız!..." diye seslendi. "Hele kalk!"
Daha yeni uyumuştu Halime. Bütün gün ev işleri, köy
işleri, ahırdı, inekti, çamaşırdı, bulaşıktı, yorulmuş, ancak
gözlerini yummuştu. Kıyamıyordu onu uyandırmaya ama, bu ağrılar
da dur durak bilmiyordu ki:
"Hele kalk!"
Annesi duymamıştı ama, oğlu açmıştı gözlerini:
"Ne var?" dedi. "Ayakyoluna mı gideceksin?"
"Memiş, hele kalk da gel!"
Memiş, hemen fırladı yataktan:
"Söyle dede!"
"Dönemiyorum oğlum. Bir yanımdan bir yanıma
dönemiyorum. Tut şu yanımdan da çevir beni! Sıkı tut! Hah şöyle,
çevir, çevir!... Bir yanıma yatmaktan kemiklerim çürüdü. Sağ
olasın oğlum! Ellerin dert görmesin. Ocağa bir bak bakalım,
külleri eşele de!"
Memiş, dedesinin üstünü sıkıca örttü. Yastığını düzeltti.
Ocak başına gidip maşaya yapıştı. Külleri şöyle bir karıştırınca
altında közler kıpkırmızı çıkıverdi ortaya. İdare lâmbasının
aydınlatamadığı odanın alaca karanlığı birden ışıyıvermişti.
"Közler erimemiş daha!" dedi Memiş.
Başka ne yapabilirdi bu saatte? Tarhana çorbasının suyunu
koyup da annesini uyandırabilirdi ama, sabah ezanı daha
okunmamıştı ki.
"Sür çaydanlığı!" dedi, "Kaynayınca boşalt maşrapaya! İçine
bir kahve kaşığı pekmez koy, karıştır! Uyuma haa!..."
"Yok dede, uyumam!"
Çaydanlık, yalnız ıhlamur Kaynatmak için kullanılıyordu.
Savaş başladı başlayalı ne çay kalmıştı dükkânlarda, ne de
kahve... Kahve kaşığı hâlâ duruyordu; ama cezveye kahve
koyup karıştırmak için değildi. Kahve kaşığı ile ancak
maşrapaya pekmez konurdu, çanaktan. Şeker çoktan çekilmişti
köyevlerinden. Kasabada zengin evlerinde kelle şekerinin daha
kökünün kurumadığı söylenirdi.
"Kaynadı ıhlamur dede! Fıkır fıkır..."
"Koy da getir, çabuk!"
Kahve kaşığını bulamıyordu Memiş. Kaşıklıktan küçük bir
tahta kaşık aldı. Şimşirdendi bu kaşık... Sapsarıydı, altın gibi...
Babası askere gitmeden almıştı Memiş'e. Memiş'in kaşığıydı
bu. Kimse kullanamazdı onu. Ne annesi, ne dedesi... Ama
Bekir istese seve seve verebilirdi ona. Bekir'in gözü toktu, hiçbir
şey istemezdi ki kimseden... Teyzesi de iyi kadındı, annesi
gibi. .. Eniştesini de askere almışlardı. Ama Bekir babasının
mektuplarını okuyacak kadar okuma yazma biliyordu. Ne güzel
şeydi okuma yazma bilmek. Ah, Memiş de öğrenebilseydi de
Samsun'daki babasına bir şeyler yazıp postaya atsaydı.
"Ne düşünüp duruyorsun ocak başında? Getirsene şu ıhlamuru!
Kızmıştı dedesi... Çabuk da kızardı bu ihtiyarcık. Eskiden
çok yumuşak huyluymuş, kaptanlık ederken. Karadeniz'i,
bütün denizleri bilirmiş. Her seferden dönüşünde neler neler
getirirmiş. Çaylar, kahveler, şekerler... Bir keresinde kutu şekeri
bile getirmiş, İstanbul'dan... Kapağı açılınca kutudan yeşilli
kırmızılı şekerler çıkmış. Kimisi kâğıtlara sarılıymış bu
şekerlerin... Yarı düş, yarı gerçek, gözünün önüne gelir gibi oluyordu,
Memiş'in. Gümüş gibi, hışır hışır bir kâğıttan koyu kahve
rengi, yağlıca şekerlice bir şeyin çıktığını anımsıyor, tadını
diliyle damağı arasında yeniden duyar gibi oluyordu.
Memiş ıhlamuru uzattı dedesine. Dedesi maşrapayı tek elle
tutamadığı için iki eliyle sıkı sıkı kavramıştı. İlk yudumu çekince:
"Oh!", dedi, "Tam istediğim kararda pekmez. Daha çoğu
gitmiyor bu mübareğin de... Üzüm pekmezi olsa neyse...
Elmadan pekmez bu kadar olur. Ne vakit bitecek bu patırtı?
Çaya kahveye hasret kaldık be!"
Daha bir çok şeyler çekilmişti dükkânlardan; ama Temel
Reis'e koyan çayla kahveydi. Ekmek bile çekilmişti fırınlardan.
Vesikayla veriliyordu. Köy yerinde vesika da yoktu. Süpürge
dansıyla mısır koçanı verilecekti değirmene de, içine bir avuç
elenmemiş mısır unu katılacaktı. Köyün fırınına sürülüp kaya
gibi somunlar alınacaktı. Buralarda savaştan önce de temiz
buğday ekmeği yiyenler pek azdı; ama gene de paraya
kıyınca tombul tombul çarşı ekmeği alınabilirdi. Hele susamlı
simitler, çörekotlu ramazan pideleri çocukların düşlerinden bile silinip
gitmişti.
"Şunu bir daha doldur da yat artık!"
Memiş, dedesinin elinden maşrapayı almış, ocağın
külleneceği çaydanlıktan ağzına kadar doldurmuştu.
"İşte boşalttım çaydanlığı!" dedi, "Bir damla kalmadı içinde."
"Pekmezini de koy, getir!"
Bu iki bardak ıhlamurla iş bitmiyordu. Mevsim yazdan
güze dönmüştü ne zamandır. Geceler uzamıştı:
"Hele sen doldur çaydanlığı da koy ateşin kenarına. Kül at
gene közlerin üzerine. Sabaha kadar kaynasın ağır ağır."
Memiş dedesinin bütün isteklerini yerine getirmişti.
Maşrapasına iki elle yapıştı dedesi:
"Haydi!" dedi, "Git yatağına gayri!"
Memiş yatar yatmaz da uyumuştu.
"Hey anam," dedi Temel Reis! "nasıl bitecek bu uzun geceler!.."
Yaş altmış beşi bulmuştu. Diri olmasına henüz diriydi
daha. Bu romatizma ağrıları olmasa kuma çekili teknesine atlar,
İnebolu'ya kadar gider, yumurtacıların talaşlarla istiflenmiş
yumurta tabutlarını götürür, dönüşte getirecek bakkal malı
bulmasa bile, Köseli altından odun yüklerdi sandalına. Yanına
dirice iki gemici bulması gerekiyordu bu işleri başarabilmesi için
ama adam nerdeydi?.. On yedi yaşındaki delikanlılar bile
Çanakkale Savaşı'na katılmışlardı. Ya ellisinden büyük adam
olacaktı yanına ya da on ikisinde, on üçünde çocuk... Bekir'le,
Memiş'le çıkacaktı yola ister istemez. Gelini Halime'ye de,
"Geç küreğe!..." diyemezdi ya...
Temel Reis'inki de hep kuruntuydu işte. Hali mi vardı
kalkıp kalafatları kurumuş, boyası dökülmüş sandalı bu güz
rüzgârında suya atacak. Zemheri rüzgârları neredeyse
başlayacaktı. Sabahlan köyün kıyıya bakan tepelerine kar yağmış gibi
kırağı düşüyordu. Cevizler, kestaneler çoktan toplanmış,
kilerlere konmuştu. Gebeş Köyü'nün en işe yarar ürünü elmadan
sonra cevizle kestaneydi. Bu kış nasıl geçecekti, yokluk,
yoksulluk içinde... Bir sefer, bir sefercik kaptırabilseydi karlardan
önce... Henüz askere çağınlmamış bir iki delikanlıyla
kerempeyi aşıp bir İnebolu seferi yapabilseydi... Bir iki kilo kuru
üzüm, yarım kilocuk pirinç, bir iki arşın kaputbezi bulabilse,
getirebilse... İnebolu'dan, Samsun'a kadar bir iş daha çıksa da
Askerlik Şubesi'ndeki oğlunu görebilse... Sabri'sini. Bu
düşünceler sıralandı mıydı, romatizma ağrıları da için için başlardı
azıtmaya. Artar, artar, dayanılmaz hale gelirdi. Sağ yanına
yatmaktan gene çürümüştü etleri. Öbür yanına dönebilse... Ah,
bir dönebilse de yatağa yeni girmiş gibi bir güçlense!.. Memiş'i
uyandırmak da olmazdı ki daha bir iki saat geçmeden. Yoksa
gelinini mi uyandırsa? Bu Halime de ne çok sever uykuyu.
Nasıl sevmesin, bütün gün ayakta. Bir inek var damda... Bir
ineğin iki çocuktan çok işi olur. Sapını, yalını, suyunu vermek,
altını kürümek... Eğer süt veriyorsa, sağmak, sütünden yoğurt
yapmak, yağ yapmak, götürüp yağı da, yoğurdu da pazarda
satmak... Karşılığında tuz almak, gaz almak, sabun almak, bir
iki arşın bez almak... Ne ineğin, eskisi kadar sütü vardı, ne de
çarşıda gazla sabun kalmıştı. Tuz bile yoktu memlekette.
Çanakkale Boğazı kapanmış, Ege Denizi'nden tuz gelmez
olmuştu. Çankırı taraflarından kapkara kaya tuzu geliyordu. Bütün
köy kadınları bu kaya parçalarına para verip almaktansa,
yayıklarını deniz suyuyla doldurup arkalarında getiriyorlar,
kazanlarda kaynatıp tuz çıkartıyorlardı. Ne et, ne zerzevat...
Arasıra bol istavrit çıkmasa, hamsi karaya vurmasa, köylüsü de,
kasabalısı da, açlıktan kırılıp gidecekti.
Temel Reis'in uykusu adamakıllı kaçmıştı ama ağrılar da
bıçakla kesilir gibi kesilivermişti. Soluk alıp vermesi bile
yoluna girmişti birden.
"Lodos dirise etti." diye düşündü.
Doğruydu. Kaç gündür sürüp giden lodos kesilmiş, yerini
kuzey rüzgârlarına bırakmıştı. Ne zaman lodos sürüp gitse
romatizmalar böyle azar, uyutmazdı onu. Ciğerlerinde bile
solunum zorlaşır, sinsi bir baş ağrısı şakaklarını zonklatırdı. Şimdi
bir rahatlık, bir ferahlık sarmıştı vücudunu. Kuzeyden esen
serin bir rüzgâr aralık duran kapıyı gıcırtılarla arkaya kadar itip
duvara yapıştırmıştı. Dışardan, musandıranın üçgen biçimi
oyulmuş camsız penceresinden giren rüzgâr yüzünü yalayıp
geçiyordu. Kolayca sağından soluna dönüp ağrıyan kaslarını
rahata kavuşturdu.
"Karayel." dedi. "Hep Karayelin rahatlığı bu."
Ayağının dibindeki minderin üstüne kıvrılıp uyuyan
Memiş'e baktı. Açılmış üstü. Kalkıp örtebilseydi, ne iyi olurdu.
Yavaşça kaydı sedirin üstündeki yatağından. Sol ayağı tam
yere değmişti ki, gürültüyle bir şey yuvarlandı döşemenin üstü-
ne. Ihlamur koyup içtiği maşrapaydı bu. Elini çarpıp düşürmüştü.
"Hay kör şeytan!" diye söylendi. "Sırası mıydı?"
Gelini Halime gürültüye uyanmış, soruyordu.
"Elim çarptı da maşrapaya..."
Gelin, dışarıda, sofada yatıyordu. Kalkmış, başına sarı
yazmasını örtmüştü bile. Başı açık giremezdi kaynatasının odasına:
"Rüzgâr çıkmış ben uyurken." dedi.
"Karayeldir olsa olsa. Oğlanın üstünü örteyim dedimdi.
Elim maşrapaya çarptı."
Yatarken maşrapayı küpün üstündeki çiviye astığını hatırlayan gelin:
"Nasıl aldın çividen?" diye sordu.
"Ihlamur verdi Memiş. Ağrılarım tuttuydu da."
"Nasılsın şimdi?"
"İyiyim. Lodos dirise etti de. Rüzgâr karşıdan esti mi ne
romatizmam kalır, ne tıknefesliğim... "
Buralılar, Karadeniz'in Bulgaristan, Romanya, Rusya
kıyılarına hep "karşı" derlerdi. Kuzey rüzgârları bu yandan eser,
peşinden ya yağmur getirirdi, ya da kar... Hele Karayel'e, Yıldız'a
açık olan Cide kıyılarını dalgalar günlerce döver dururdu.
Bunu Temel Reis kadar Halime de biliyordu.
"Baba!" dedi, "Sakın bizim sandalı, deniz kumdan almasın!"
"Deniz bu, alır alır."
Son defa kendisi çektirmişti kahvedeki ihtiyarlara... Biraz
gerilerdeydi ama, belli de olmazdı. Sıyırdı perdeyi yattığı
yerden, gökyüzüne baktı. Ay nerdeyse bulutlarla örtülmek üze-
reydi. Kızarık bir çember içindeydi fırdolayı.
"Hava fırtına gösteriyor." dedi, "Ortalık ağarınca topla
kadınları da sandalı ağaçlann altına çekiverin! Besle feleklerini
iyice. Ne olur ne olmaz. Bilirsin Kör Numan'ın aynakıçını.
Karadutların dibine kadar deniz nasıl attıydı bıldır. Kendisini de
yarı beline kadar gömüvermişti kuma. Ben kolundan
çekivermesem, iki mezar taşı isterdi ertesi gün, başlı bacaklı..."
"Baba sana bir şey söyleyeyim mi ben?" dedi Halime, kuşkulu kuşkulu:
"Söyle bakalım."
"Bu sandal bizim işimize yarayacak mı dersin bundan kelli?"
"Neden yaramasın?"
"Bi daa çıkar mısın ki denize? Çıksa çıksa oğlun çıkar;
amma kim bilir ne zaman döner askerden."
"Beni de askere çağıracak değiller ya."
"Adamı kocatmadan, çürütmeden salıvermiyor hökümet.
Bizim sandal mantara dönmüş. Geçenlerde balığa çıktılar
köyün delikanlıları. Daha şubeye çağrılmamışlardı. Dura dura
bütün kalafatları dökülmüş de olduğu gibi su dolmuş ağzına
birlik. Sandalı şişsin diye bırakmışlar açıkta... Yüze yüze
çıkmışlar karaya.
"Anladık!" diye çıkıştı Reis gelinine, "Ne yapayım, satalım
mı demek istiyorsun?"
"Sen bilirsin baba amma hani satsak da parasıynan bi çift
öküz alsak?.."
"Bi çift öküz mü? Çift sürmek için öyle mi?"
"Çift sürmek için, arabaya koşmak için..."
"Çifti kim sürecek?"
"Arabaya koşardık... Günü gelince çift de sürerdik."
"Kim sürecek çifti diyorum sana?"
"Ben... Memiş önünden gider, ben de sabanın kulpundan
yapışırdım."
"Olmaz! Karı kısmı çift sürmez. Erkek işi çift sürmek."
"Erkek nerde. Hepsi askerde. Onbeşlileri de çağırdılar."
"Gelin," dedi biraz da öfkeyle, "Beni sen adamdan saymıyor musun?"
"O nasıl söz baba? Sen evin direğisin bugüne bugün. Senin
gölgen yeter bize."
"Kendim fazla gelirim öyle mi? Bak gelin, ben daha ölme-
dim. İnebolulu Nuri Efendi'ye ne zaman gitsem benim yüküm
hazır. Kırk tabut yumurta götürsem İnebolu'ya, bu kışı sıkıntı-
sız geçiririz. Biraz gaz, biraz tuz, biraz da sabun buldum mu
bi sıkıntımız da kalmaz. Gelirken iki mağazanın manifaturasıy-
la bakkaliyesini de attım mı sandalın ambarına..."
"Mal kalmadı diyorlar İnebolu'da. Olanı da dükkâncılar
kendileri için kapatmışlar."
"Olmaz öyle şey! Malı olan satışa çıkaracak. Giderim ben.
Hele denizler kırılsın biraz. Şu karayel'i atlatalım. Sen git ku-
ma da sabah ezanından sonra denizi bi kolla. Bu sandal, içi
geçmiş karpuz gibi dağılsa gene de satışa çıkarmam. Varsın
denizde dilim dilim parçalansın. Ben gemici doğdum, gemici
öleceğim. Oğul Sabrim benim, bi türlü sevemediydi denizi.
Hele barış olsun da bi gelsin. İkimiz genede çok bile geliriz
Karadeniz'e. Çıkar aklından kayık satmayı."
Memiş büyükbabasının sesine uyanmış, gözkapaklarını ara-
lamadan onu dinliyordu. Satılır mıydı koskoca sandal? Yaz ge-
lince önce kırmızı zehir boyasından astar çektirirdi dedesi...
Bodoslamadan su kesimine kadar deniz mavisi... Üstüne kır-
mızı bir kuşak. İnce bir kuşak da sarıdan. Geri yanı yeşil. Acı
yaprak yeşili... Tüm kaynalara kadar... Tiflin balığı gibi san-
dal, nasıl satılırdı kış geldi diye? Hiç yazı yok muydu bu mem-
leketin? Şu dağlardaki karaağaçlar, koca yemişler, meşeler ye-
şermeyecek miydi bi daha?...
Köyün mescidinden sabah ezanı okunuyordu. Temel Reis
dudaklarını kıpırdatarak bir şeyler mırıldandı.
"Herkes camiden çıkınca al Memiş'i de yanına!" dedi, "Kes-
tanelikten iniver kumluğa. Dalgaların hışırtısı buraya geliyor,
daha şimdiden. Sekiziniz, onunuz bir araya geldi mi, kuş gibi
uçuverirsiniz. Altı felek alırsınız geriye. Sen şimdi bir tarhana
yap da içelim. Haydi aslan gelinim, sen çıkar kuruntuları içinden."
Önce kuyudan bakraçları doldurdu Halime. Ocağa çorba-
nın suyunu salınca doğru dama indi, ineğin yanına. Akşamdan
doğradığı mısır saplarından boşalttı önüne. Döndü sulandırdı-
ğı tarhanayı ezip boşalttı tencereye. Artık başından ayrılamaz-
dı pişene kadar. Tencerenin dibine sarmasın diye karıştırıp
durdu iri bir tahta kaşıkla.
S 1-14
15/5/2009 · Kategori: Haber
Rıfat Ilgaz Cide’de anılıyor
■ Kültür Servisi - Rıfat Ilgaz bugün doğumunun 100. yılında Kastamonu Cide’de Rıfat Ilgaz Kültür Merkezi’nde yapılacak etkinlerle ve Bahçeşehir Koleji 7. sınıf öğrencileri arasında düzenlenen “Rıfat Ilgaz Öykü Ödülü” töreniyle anılıyor. Bu yıl yarışmada Ezgi Terzioğlu birinci, Erkin Kahraman ikinci, Yaren Aslan üçüncü olurken Selenay Artemel mansiyon ödülü aldılar.
Polis okulunda tüp patladı: 7 yaralı
■ KASTAMONU (AA) - Kastamonu Polis Meslek Yüksekokulu’nun mutfak bölümünde dün saat 10.00’da gaz sıkışması sonucu patlama meydana geldi. Patlamada 5’i öğrenci toplam 7 kişi yaralandı. Patlama sonucu okulun mutfak kısmı tamamen kullanılamaz hale geldi, çıkan küçük çaplı yangın, Kastamonu Belediyesi itfaiye ekibince kısa sürede söndürüldü. Durumları iyi olan yaralılardan 6’sı ayakta tedavi edilirken 1 kişi tedavi altına alındı.
YANDAŞ OLMAYANA BOYKOT İSTEDİ
MİNE ÖZGÜR
KASTAMONU - Partisinin Kastamonu’daki mitinginde konuşan Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın hedefinde CHP, MHP ve medya vardı.
Kastamonu Nasrullah Meydanı’nda düzenlenen mitingde konuşan Erdoğan, “Seçime 45 gün kaldı. Ankara’da oturup, hâlâ karalama, çamur ve dosya siyaseti yapıyorlar. Bu kadar dosyaların varsa, biraz da şu ülkede neler yapacaksın onları bu dosyalarla anlatın da bunları görelim” diye konuştu. Kömür yardımını savunan Erdoğan, “AKP’nin iktidara geldiğinden bu yana kömür dağıtmasını eleştiriyorlar. Sonra da çıkıyor meydana ‘ben de kömür dağıtacağım, her ay Ankara’da her aileye 600 lira vereceğim’ diyorlar. Var olan para verilir, var olmayanı nereden vereceksin? Biz, CHP’li belediyeleri biliriz. Bunlar geldiğinde hep yokluk gelmiştir” dedi.
Bası medya kuruluşlarını boykot etmeye çağıran Erdoğan, şunları söyledi: “Eğer bazı menfaat şebekeleri rahatsız oluyorsa, bazı medya kuruluşları rahatsız oluyorsa biliniz ki bunun tek sebebi, hortumlar kesiliyor onun için. Bugüne kadar bize yandaş medya diye bazı medya kuruluşlarını sipariş edenlere yandaş medyanızla gururlanabilirsiniz diyorum. Eğer yalan, yanlış haber yazıyorsa, yapıyorsa onu yokluğa mahkûm etmelisiniz. Bunlara karşı millet olarak sizler de sivil inisiyatifinizi kullanın, tavrınızı koyun.”
Soylu’dan sert eleştiri
■ KASTAMONU (AA) - Demokrat Parti (DP) Genel Başkanı Süleyman Soylu, partisinin etkinliklerine katılmak için geldiği Kastamonu’da gazetecilere konuştu. Soylu, Ergenekon davasıyla ilgili sorulara şu yanıtı verdi: “Bu ülkede bir Genelkurmay Başkanı çıkıp ‘Ben darbeyi önledim’ dedi. Bir tek savcı çıkıp da (buna Ergenekon savcıları da dahil) ‘Ey Hilmi Özkök sen ne söylemek istedin’ diye sordu mu? Türkiye’nin hukuk adamları, vicdanı ile cüzdanı arasında sıkışmıştır. Nasıl Türkiye zihniyet ve kıyafetlere göre bölünmüşse, adalet anlayışı da siyaset işleyişine göre bölünmüştür.”
Emekli astsubay ölü bulundu
■ KASTAMONU (AA) - Kastamonu’da emekli bir astsubay, ormanlık alanda ölü bulundu. Psikolojik sorunları olduğu iddia edilen emekli astsubay Recep S’den (59) haber alamayan eşi, İstanbul’daki oğluna ve polise haber verdi. Recep S’nin cesedi, ormanlık alanda oğlu tarafından bulunurken, beylik tabancasıyla göğsüne bir el ateş ederek olay yerinde hayatını kaybettiği bildirildi. Ceset otopsi için Dr. Münif İslamoğlu Devlet Hastanesi morguna kaldırıldı.
■ BOZKURT (AA) - Kastamonu’nun Bozkurt ilçesine bağlı Ulu, Keşlik ve Işığan köylerinden ilçe merkezindeki okullara gelen 16 öğrenci, önceki gün köy yolunda kara saplandı. Cep telefonuyla yetkililere ulaşan servis şoförü yardım istedi. Öğrencilere yaklaşık 5 saat süren çalışmayla ulaşıldı.
Mustafa Necati’den hayat bilgisi
Yeni Kuşak Köy Enstitülüler Derneği, devrimci Milli Eğitim Bakanı Mustafa Necati’yi kuru kuru anmak yerine, onun adına içten, bir o kadar da ciddi ve akademik bir sempozyum düzenledi. Necati Bey’in Kuvayı Milliyeciliğinden tutun gazeteciliğine, İstiklal Mahkemesi Başkanlığı’ndan tutun eğitimciliğine değin hemen hemen her üstlendiği görev konusunda derinlemesine bilgiler içeren bildiriler sunuldu sempozyumda.
Erciyes Üniversitesi Eğitim Fakültesi’nden Yard. Doç. Dr. Mustafa Şanal, tozlu çuvallar içinde neredeyse unutulup gitmekte olan bir tarihi ortaya çıkarmıştı örneğin... Hem Necati Bey’in döneminde kurulan ve Köy Enstitülerinin ilk denemelerinden biri olarak da kabul edilen Kayseri Zincidere Köy Muallim Mektebi’ne ilişkin bulduğu belgelerin dökümünü yaptı, hem de verileri yorumlayarak yeni bilimsel açılımlar getirdi olaya.
Ege Üniversitesi’nden Prof. Dr. Zeki Arıkan, günün tutanakları ve gazeteleri üzerinden Mustafa Necati’nin erken yaşta ölümüne ilişkin tartışmaları irdeledi.
Arkeolog Nezih Başgelen, Mustafa Necati döneminde çıkarılan ve yabancı ülkelere öğrenci gönderilmesine ilişkin yasayla yurtdışına giden değerli arkeologlar ile tarihçilere ilişkin geniş bilgiler verdi.
Eğitimci-yazar Mehmet Saydur’un aktardığı, Mustafa Necati’nin İstiklal Mahkemesi Başkanı olarak Kastamonu’da geçen günlerine ilişkin anısı ise, Türk devrimini yaratanların insancı yanları açısından eşsiz bir örnekti:
Mehmet Onbaşı, Fatma’ya sevdalıdır. Ayrılığa dayanamaz, kaçıp köyüne gider, Fatması ile özlem giderir ve birliğine dönüp teslim olur. Kaçtığı için İstiklal Mahkemesi önüne çıkarılır. Heyet, neden kaçtığını sorunca, “Cahillik yaptım, bağışlayın” der ve tüm içtenliğiyle neden kaçtığını anlatır.
İdamlıktır suçu, ama mahkeme heyeti, Mehmet Onbaşı’ya arkadaşları önünde 50 değnek vurulması kararı verir. Mehmet Onbaşı, cezayı duyunca aslan gibi kükrer:
- Arkadaşlarımın yanında dayak! Bunu Fatma duyarsa... Asılmaya razıyım reis bey...
Bunun üzerine Mustafa Necati’nin başkanlığındaki heyet bir kez daha toplanır ve kararını verir:
“Mehmet Onbaşı’ya on gün izin verilmesine, ilgili kaymakama da düğünü bizzat yapması için haber gönderilmesine...”
İzmir’deki Mustafa Necati Sempozyumu, bir ateşli devrimcinin, kısacık da olsa hayata neler sığdırılabileceğini gösteren dersleri ile doluydu...
Işık KANSU- Cumhuuriyet
DEFNE GÖLGESİ
TURGAY FİŞEKÇİ
12 Mart’lar, 12 Eylül’ler
1961 Anayasası’yla toplumumuzun önünde çağdaş, tam demokratik, sosyal bir hukuk devletinin önü açılmıştı.
Bu anayasal nitelikler, içi boş sözler değildir; her biri insanca bir yaşam biçiminin, uygar bir toplumun simgesidir. Toplum demokrasi içinde yaşadığını, ancak bugünü ve yarını güvende olduğu, kendini özgür duyumsadığında anlayabilir.
Bireylerinin türlü nedenlerle endişe, korku, kuşku, belirsizlik içinde yaşadığı toplumlarda ne hukuk devleti, ne de demokrasiden söz edilebilir.
60’lı yıllarda yazılan şiirler ne kadar umut doludur, yaşama sevinci fışkırır ozanların dizelerinden.
70’lerde ve 80’lerin ilk yıllarında baskı yönetimlerine karşı direniş şiirleri yazılmıştır. Ama sonraki yıllarda toplumumuzun içine düştüğü belirsizlik, hukuk dışılık, çağ dışılık yıllarında şiirin de sesi soluğu kesilmiş, sesini kendisinden başka duyan kalmamıştır.
***
12 Mart ve 12 Eylül dönemleri, toplumun umudu, yarını, özgür düşünceli gençlerin, aydınların asıldıkları, hapislerde çürütüldükleri baskı yıllarıdır.
Bu yıllarda artık hayli yaşlanmış olan 1940 kuşağının “acılı kuşak” şairleri, kendilerini bile şaşkınlığa düşüren onur kırıcı davranışlara uğramışlardır.
1980’de 63 yaşında olan A. Kadir, 12 Eylül sabahı yatağından alınıp götürüldüğü askeri cezaevinde sorgusuz sualsiz aylar geçirmişti.
1981’de 70 yaşında, verem hastası olan, yaşlılık yıllarını doğduğu kasabada geçiren Rıfat Ilgaz, gözleri bağlı, elleri kelepçeli Cide sokaklarında dolaştırıldıktan sonra Kastamonu’da sorgulanmış, hapislerde ömür tüketmişti.
***
Uğur Kökden’in yeni yayımlanan 12 Mart Günleri (Yapı Kredi Yayınları) adlı kitabını okurken, o karabasan günleri yeniden canlandı belleğimde.
Uğur Kökden, İstanbul Teknik Üniversitesi’ni bitirdikten sonra Fransa’ya gitmiş, burada çalıştığı yapı şirketlerinde parlak bir mühendis olarak öne çıkmıştı. Bu ülkede mesleki başarılarla geçirdiği altı yıldan sonra, kendisine önerilen yurttaşlık vb. hakları geri çevirerek ülkesine döndü. Ülkesinin gelişimine, çağdaşlaşmasına, uygar toplumlardan biri olma yolundaki serüvenine katılmak istedi.
1971’de İnşaat Mühendisleri Odası Yönetim Kurulu üyesi olduğundan, öteki bütün üyelerle birlikte tutuklandı. Bir yıl neyle suçlanacağını bekleyerek günlerini Mamak Askeri Cezaevi’nde geçirdi.
1980 Darbesi olduğunda Barış Derneği Yönetim Kurulu üyesiydi. Bu kez yine bir yıla yakın bir süre İstanbul’da Maltepe Askeri Cezaevi’nde yargılanmayı bekleyerek tutuklu kaldı. Uzun Gecenin Tutsakları’nda da (Yapı Kredi Yayınları) bu dönemi anlatmıştı.
***
12 Mart’lar, 12 Eylül’ler; ülkesi için barajlar, ulaşım planları, bölgesel gelişim olanakları hazırlayabilecek parlak bir mühendisi cezaevi konuğu olarak değerlendirdi.
Baskı dönemleri, toplumların gelişim gizilgücünü ortaya çıkaracak, tetikleyecek değil, bu gücü baskılayacak yönetimler, anlayışlar getirdi.
Sonunda geldiğimiz nokta: 1960’larda gerimizde olan İspanya’dan Kore’ye, Portekiz’den Yunanistan’a dek pek çok ülke, bugün demokrasileriyle de, refah toplumuna ulaşmalarıyla da bizim çok ötemize geçerlerken, “yalnız ve güzel ülkemiz” kırk yıla varan uzun bir çürüme sürecinin sonunda bugünkü çağ dışı görünüme ulaştı.
turgay@fisekci.com
Cumhuriyet 25.03.2009
ANKARA PAZARI
YAKUP KEPENEK
Asıl Sorun
Köy Enstitüleri’nin 69. kuruluş günü 17 Nisan, bu yıl çağdaşlaşma tartışmalarının yoğunluğuna tanıklık etti.
Geçen hafta, çağdaş yaşam ile çağdaş eğitimin bütünlüğünü savunanlar sorgulandı ve gözaltına alındı. Çağdaşlaşmanın kurumlarına baskınlar düzenlendi.
Tamamıyla Köy Enstitüleri’nin kapatılmasını andıran, aynı anlayışın doğrudan uzantısı olan bir oluşum yaşanıyor.
Çağdaşlaşma, kaldığı kadarıyla da, boğulmak isteniyor.
***
Köy Enstitüleri, Cumhuriyetin temeli olan “özgürleştirici eğitim” anlayışının kırsal kesimi de içerecek biçimde yerleştirilmesi savaşımıydı. Eğitimin karma olduğu enstitülerde, çocuğun ve gencin yaratıcı yeteneklerinin en üst düzeyde gelişmesi için uğraş veriliyordu. Yalnız, temel bilgilerin öğrenilmesi değil, müzik, tiyatro, resim gibi sanatsal çalışmalarla çağdaş yaşam yakalanmaya çalışılıyordu.
Enstitülerin yalnızca “kuruluş yerlerinin” seçimi bile, tek başına, bu kurumların nasıl bir bütünleştirici çağdaşlaşma çabası olduklarını anlatmaya yeter: Akçadağ (Malatya), Akpınar (Samsun), Aksu (Antalya), Arifiye (Kocaeli), Beşikdüzü (Trabzon), Cilavuz (Kars), Çifteler (Eskişehir), Dicle (Diyarbakır), Düziçi (Adana), Ernis (Van), Gölköy (Kastamonu), Gönen (Isparta), Hasanoğlan (Ankara), İvriz (Konya), Kepirtepe (Edirne), Kızılçullu (İzmir), Ortaklar (Aydın), Pamukpınar (Sivas), Pazarören (Kayseri), Pulur (Erzurum) ve Savaştepe (Balıkesir).
Demokrat Parti, eğitimde çağdaşlaşmanın öncüleri olan Köy Enstitüleri’ni “komünist yuvası” olmakla suçladı ve kapattı. Evrensel hukuk kurallarının temellerinden birine göre suç, kişiseldir. Enstitüler bu ilke çiğnenerek “kurumsal” suçlamayla kapatıldılar. Karma eğitime son verildi. Geçen hafta İzmir’de Yenikuşak Köy Enstitülüler Derneği’nce vurgulandığı gibi, “kardeşleri ayırdılar”; kızlı-erkekli bir çağdaşlaşma çabasını yok ettiler.
Toplum saldırı altında tutuldu; çağdaşlaşmacılar sustu; enstitüleri açan siyasal örgüt bile onlara sahip çıkmadı. Bugünlere gelindi.
Bugün de “Baba beni okula gönder” diye çırpınan on binlerce çocuğa çağdaş eğitimin olanaklarını sağlamaya çalışanlar, ÇYDD, ÇEV ile Başkent Üniversitesi başta olmak üzere kimi üniversiteler, bilim insanları, yöneticiler yalnızca çağdaşlaşmacı oldukları, çağdaş yaşamı güçlendirmeye ve yaşatmaya çalıştıkları için, cezalandırılmak isteniyor.
Tıpkı Köy Enstitüleri olayında olduğu gibi.
Asıl sorun budur.
***
Cumhuriyetin çağdaşlaşma yolunun önünün kesilmesinde Köy Enstitüleri’nin kapatılması, aslında, bugünleri hazırladı.
Ülke “diplomalı kalitesizler” topluluğu oldu. Bu süreç, 12 Eylül 1980’lerde, genel olarak eğitimin dinselleştirilmesi ve yükseköğretimde YÖK uygulamalarıyla, iyice pekiştirildi. Süreç genişleyerek işliyor.. son yıllarda, MEB, YÖK ve TÜBİTAK’ta yaşananlar ve yapılanlar bunun kanıtlarıdır.
Gerçekte, ÇYDD ve ÇEV, eğitimde yaşanan bu çok büyük olumsuzlukların, yıkımların giderilmesi isteğinin sonuçlarıdır. Kapatılan Köy Enstitüleri’nin işlevini üstlenme girişimleridir.
Toplumda çağdaşlaşma korkusu yaratılıyor. Bilginin, ilerlemenin, çağdaşlaşmanın aydınlığından korkanlar, toplumu korkutmaya çalışıyor.
Yaşanan süreçte, “iki gereklilik” geçerlidir.
Birincisi, “çağdaşlaşmacılar” bu sürece, yani, çağdaşlaşmanın boğulması gidişine kesinkes karşı durmalıdır.
İkincisi, şu doğru unutulmamalıdır. Toplumsal korku, faşizmi besler. Ve ülkenin temel gündem maddesi 12 Eylül faşizminden kurtulmak olmalıdır. Bunu yapmamak, tersine çok daha yıkıcı olacak yeni bir karanlık faşizan dalganın kabarmasının kanallarını açmak, bir büyük tarihsel ve toplumsal sorumluluk anlamına gelir.
yakupkepenek06@hotmail.com
Cumhuriyet 20.04.2009
EDEBİYATTA KASTAMONU 1
Kurtuluş Savaşı’nda yöre, Anadolu’nun giriş kapısı durumundaydı. Istanbul’dan “Kurtuluşçular”a katılmaya gelenler, İnebolu-Kastamonu-Çankırı üzerinden Ankara’ ya geçiyordu. Karadeniz’den gelen cephane de bu yolla cephelere taşınmıştır. Özellikle İnebolu, daha çok bu yüzden anılara, edebiyat ürünlerine yansımıştır.
Şuara tezkiresi yazarı Latifi (1491-1582) Kastamonuludur. Yapıtında XVI. yy ortalarına değin yetişmiş şairler üstüne bilgiler vermiştir. “İkinci derecede bir divan şairi” (Necatigil, s.18) sayılmaktadır. Ayrıca, Galib Paşa (Abdülhalim) diye bilinen (?-1876) divan şairi, yöre dilini edebiyat ürünlerinde kullanmıştır. İlk kez, halk ağzıyla güldürücü, yerici gazeller yazmıştır. Türk köylü ağzını, aruz veznine uygulayarak yazdığı eseri taş-baskı tekniğiyle basıldı.
Bu Dünyadan Nazım Geçti adlı anı yapıtında Va-Nu, Kurtuluş Savaşı başların da Nazım Hikmet’le Anadolu’ya geçişlerini anlatırken İnebolu’nun bir “giriş kapısı” olduğunu, hem de “süzgeçli bir kapı” olduğunu belirtiyor. O günlerde kasaba yabancılarla doludur. Ankara’dan izin çıkarsa “geçilir”, çıkmazsa “geriye dönülür”.
Birinci Dünya Savaşı bitiminde Almanya ‘dan yurda dönen “Spartakistler”den kimileri İnebolu’dadır. Sadık Abi, Vehbi Sarıdal ve Nafi Atuf da aralarındadır. Bir araya geldiklerinde Nazım’la kendisinin yabancısı olduğu biçimde, toplumsal sorunlarla çözüm yollarını tartışmaktadırlar.
Nazım’la Va-Nü Anadolu’yu ilk kez görmenin coşkusu içindedir. Birlikte “İnebolu” şiirini yazarlar.
İki arkadaş tuttuk dağlara giden yolu
Öyle yükselmişiz ki sahilde İnebolu
İnce sokaklarıyla ufaldıkça ufaldı
Minareler bir çizgi, camiler nokta kaldı
Evleri birbirine giren şehrin içinde
Bu ne güzel memleket! Yüksek dağlarında kış
Deresinde ilkbahar, yollarında sonbahar
Altın güneşiyle de yazın sıcaklığı var.. (s. 71)
Ankara’dan izin çıkar. 1921 yılı Ocak ayının soğuk bir gününde beş on kişilik bir kafileyle yola çıkarlar. Geçtikleri yerlerde korkunç bir yoksulluk ve bilgisizlik egemendir. İnebolu’dan Kastamonu’ya üç günlük yürüyüş onları sarsar. İlerde Nazım’ın şiirlerinde yer alacak izlenimlerin kaynağı olur.
Kastamonu ‘da bir geneleve götürülürler, çevreyi gezerler. Gördükleri, büsbütün şaşırtıcıdır... Acı acı düşünmekten, sormak tan kendilerini alamazlar:
“Bu perişanlığın sorumlusu kim? Bu memleketin böyle kalmasından sorumlu kim?”
İstiklal Harbinde Kastamonu (1933) adlı yapıtı, anılarına, belgelere dayanarak Açıksözcü Hüsnü yazmış. Hüsnü Açıksöz, 1919’da liseyi bitirir bitirmez arkadaşı Hamdi’yle (Çelen) Kastamonu’da bir gazete çıkarmaya kalkışır. “Paraları yoktu. Vali İbrahim Bey’i, o günün siyasi bölünmelerinden yararlanarak razı ettiler ve gazeteyi Vilayet Matbaası‘nda bastırmaya başladılar. Bundan sonra Açıksöz gazetesi, Hüsnü Açıksöz’ün kişiliğinde halkın en çok okuduğu ve halkın dileklerini en iyi dile getiren gazete oldu” (Açıksöz, 1982, s. 6).
Hüsnü Açıksöz yapıtında, yaşadığı, tanığı olduğu olayları, kentin örgütlenerek Kuvayı Milliye’ye katılışını, savaş sırasında gösterdiği büyük özveriyi ayrıntılarıyla anlatıyor.
“Şehrimiz sanki bir santral gibi idi. İstanbul’dan gelenler İnebolu’ya çıkınca, Ankara’ya telgraf çekilir, oradan izin istenirdi” (s. 96). Pek çok ünlü, Kastamonu üstünden Ankara’ya geçmiştir. Yapıtta bunların bir listesi de veriliyor.
Aralarında Mehmet Akif de var. Akif camilerde halkı savaşmaya çağıran vaazlar vermiş. İstiklal Marşı’nın sözleri de ilk kez 21 Şubat 1921 günkü Açıksöz’de yayınlanmış.
Yazar, Birinci İstiklal Mahkemesi çalışmaları üzerinde de duruyor, kararlarından örnekler veriyor. Mahkeme, işe başlarken şu bildiriyi yayınlamış:
“Bundan sonra memleketin casuslara, eşkıyaya, rüşvet alana, zalime, asker firarisine, bunları saklayanlara, zenginleri fukaraya tercih edenlere, sizlere haksız yere eziyet edenlere, her kim ve ne mevkide ve rütbesi ne kadar büyük olursa olsun aman yoktur” (s. 108).
Kesin kararlar veren ve hemen uygula yan mahkemenin başkanı Refik Şevket (İnce)’dir.
Kaynak: Yurt Ansiklopedisi "Kastamonu" Fasikülleri
Ilgaz Esintisi